
Önce dünyayı keşfettik, sonra mahalleleri; dünyayı keşfetmek için yola çıktık, ama unuttuk bir sokağın ucundaki soluk perdeli evlerimizi, bahçelerimizi,öpüşlerimizi ve d(erken) kurtaramadık da birbirimizi...şimdi sevmediklerimizi sevmeyi deniyoruz yaşadıklarımızı değil artık y(aşamadıklarımızı) özlüyoruz...
İnsan ne muamma böyle.. Ne kadar garipleşiyor. Anlaşılması güç, bir o kadar da sevimsizleşiyor sanırım (kimse üstüne alınmasın, söylemlerim kendim için)
Ufuktaki güle ulaşmak için burnumuzun dibindeki kaç papatyayı ezdik. Kaç defa fark ettik, en yakınımızın yanı başımızda oluşunu.
Koşarken hayatın hızına ayak uydurmak için, kimleri ve neleri kaybettik, kim bilebilir..
Aslında, bakkalların tuttuğu veresiye defteri gibi, her insanında, hayattan aldıklarını yazacağı bir veresiye defteri olmalı..
Belki soluduğu havanın, gün içinde kazandıklarının veresiyesini tutarsa fark eder…. Kim bilir..
Belki o zaman mutlu olmayı başarır ve artık asık suratla, hayata küfrederek yürümez. Yaşayamadıklarının hüznünü duymaz, yaşadıkları için şükreder..
Bu yazı nasıl doğdu bilmiyorum. Biraz Güzin Ablanın köşesine benzedi sanırım. Ama kimse bunların pembe gözlükler takılarak yazılmış bir yazı olduğunu sanmasın.
Hayatın ne kadar su gibi akıp gittiğini, neleri kaybettiğimi, NELERİ KAZANDIĞIMI doğum günümde hatırlama fırsatı buldum sanırım o yüzden uzun bir aradan sonra ilk kez bir yazı yazdım..