
*Yine kıssa günü olsun bugün, hissesiyle paylaşalım istedim...
TOPRAKLA DOYANA
Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona:
"Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi. Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı.
Hükümdar balıkçıya, "Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp sarayına götürdü.
Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar.
Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu.
Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi.
Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu.
Bunda bir sır olduğunu anladılar. Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:
"Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz ."
Bilge bahçeden bir avuç toprak aldı,terazinin kefesine koydu,kemik yukarı çıktı.Ve bilge:
"İşte bu göz ancak böyle doyar."dedi.
***
Hisse eylersek kıssayı;
"Gözü doymayan,
Hep bana rab bana,
Diyen.
Vermeyi bilmeyen, paylaşamayan,
Makam mevkide,
Şan ve şöhrette;
Velhasıl almakta,
Zamanın nasıl geçtiğini anlamayan
Adama:
"Gözünü toprak doyursun" derler ya,
Hisse budur değil mi?
DOYMAYANA...
Avcının biri bir gün bir serçe avlar, serçe dile gelerek avcıya:
"Bana ne yapmayı düşünüyorsun" diye sorar.
Avcı serçeye:
"seni kesip yiyeceğim" cevabını verir.
Bunun üzerine serçe avcıya:
"vallah, benim etim ne kahvaltılık olur, ne de karın doyurur. Fakat eğer beni salıverecek olursan sana üç şey öğretirim, onlar etimi yemekten daha çok işine yarar. Kabul edersen bu üç şeyin ilkini şimdi elinde iken, ikincisini elinden uçup karşıdaki ağaca konunca üçüncüsünü de ağaçtan uçup önümüzdeki tepeye varınca söyleyeceğim" der.
Kuşun teklifine avcının aklı yatar, onu salıvermeye karar verir,
"öğreteceğin ilk şeyi söyle bakalım" der.
Bunun üzerine kuş avcıya:
"elinden kaçan fırsatlar için hayıflanma" der.
Avcı kuşu salıverir.
Uçup karşı ağacın bir dalına konunca da ikinci şeyi öğretmek üzere:
"olmayacak şeye inanma"der.
Bu sözlerden sonra kanatlanan kuş avcının önündeki bir tepeye varıp konar, oradan avcıya şöyle der. Ey Bedbaht adam:"Eğer beni kesmiş olsaydın kursağımdan her biri yirmi miskal ağırlığında, iki inci çıkaracaktın" der.
Bu sözleri duyan avcı kaçırdığı fırsat karşısında hayıflanarak dudaklarını ısırır. Artık elinden bir şey gelmeyeceği için kuşa "üçüncüyü söyle" der.
Kuş avcıya:
"Sen ilk iki nasihatimi unuttun üçüncüsünü sana nasıl söyleyeyim ben sana "kaçırdığın fırsatlar için hayıflanma" demedim mi? Oysa sen daha az önce beni elinden kaçırdın diye hayıflanıverdin. "Yine ben sana "olmayacak şeye inanma" demedim mi? Benim etim, kanım ve tüylerimin hepsi tartılsa yirmi miskal çekmez, kursağımda her biri yirmi miskal ağırlığında iki inci nasıl olabilir?" der.
Ve uçup gözden kaybolur.
***
Hissesi ne mi?
Aç gözlü olana, hiç doymayana...
Akıl kar etmez,fikir kar etmez.
Bir kuş akıl verir onun aklına;
Doymaz diye
Hiçbir şeye...
Basireti bağlanır,
Beyni tutulur...
Duyar,görür,hisseder de;
İdraksiz olur,
Rüyaya dalar,asıl kar etmez...